Yıl 1950. Amerikalı sosyolog Daniel Lerner Ankara’nın küçücük bir köyü olan Balgat’a ayak bastı. Köyün muhtarı ve bakkalı üzerinden bir Türkiye analizi yaptı ve dünyaya “Modernleşme Kuramı” adıyla evrensel bir tez sundu. Lerner’a göre Türk insanı Batılı anlamda medya ve kentleşmeyle tanıştıkça zihinsel bir devrim (empati) yaşıyordu. Bu bir “taklit” değil, evrensel bir ilerlemeydi.
Aradan geçen onlarca yılın ardından, Türkiye kökenli ekonomist Daron Acemoğlu, ulusların neden zenginleşip fakirleştiğini “Kapsayıcı Kurumlar” teorisiyle açıklayarak Nobel Ekonomi Ödülü’nü aldı.
Peki, bu iki dev parantezin arasında, Türkiye’deki üniversitelerin koridorlarında dirsek çürüten, devletin milyonlarca liralık burslarıyla Batı’da doktora yapıp ülkesine dönen binlerce akademisyen neden küresel ölçekte bir “Daniel Lerner” veya “Daron Acemoğlu” olamıyor? Neden her yıl yüzlerce parlak gencimiz Harvard’da, MIT’de, Oxford’da laboratuvarların tozunu attırıp en öne geçerken, memlekete ayak bastıkları an sessizliğe gömülüyorlar? Sosyal bilimlerin bu derin sessizliğinin arkasında yatan gerçek, bireysel bir yeteneksizlik değil; dehaları evrak işçisine dönüştüren yapısal bir sistem krizidir. Biz zeki mi değiliz, yoksa sistemimiz mi deha öğütüyor?
Gelin, küresel akademinin o kibirli ve adaletsiz iş bölümünün perdesini aralayalım. Bugün dünya bilim piyasasında gizli bir sömürge düzeni işliyor: Teoriyi Batı (merkez) üretiyor, bizim gibi ülkelere (çevre) ise sadece bu teorilerin doğruluğunu test etmek için “veri toplama ameleliği” kalıyor. Yurt dışına gönderdiğimiz o pırlanta gibi çocuklar, Batı’daki hocalarının hazır kavramsal şablonlarını alıp Türkiye vakasına uygulamak üzere eğitiliyorlar. Kendi kavramlarını yaratmak, dünyaya yeni bir bakış açısı sunmak yerine, Batı’nın kavramlarının “tercüme odacılığını” yapıyorlar. Sonuç? Küresel akademinin “bilgi işçiliği” cenderesinde sıkışıp kalmış yerel vaka analizleri…
Hadi diyelim ki genç araştırmacımız bu tuzağa düşmedi, büyük ideallerle ve dünya çapında tezlerle ülkesine döndü. Onu havaalanında karşılayan şey ne biliyor musunuz? Sert ve acımasız bir bürokrasi duvarı! Açın bakın 2547 Sayılı Yükseköğretim Kanunu’nun 36. Maddesine. Türkiye’de bir öğretim üyesinin maaş karşılığı haftalık zorunlu ders yükü en az 10 saattir. Ama aynı mevzuat, normal öğretimde 20 saat, ikinci öğretimde ise 10 saate kadar “ek ders” yükümlülüğünü yasal olarak araştırmacının önüne koyar. Kadro eksikliği çeken taşra üniversitelerinde genç bir doktor öğretim üyesinin haftada fiilen 30 saate yakın derse girdiğini biliyor musunuz?
Batı’daki muadili yılda yalnızca bir veya iki ders verip zamanının kalanını dünyayı değiştirecek araştırmalara ayırırken; bizim akademisyenimiz amfiler arasında koşturmaktan, sınav gözetmenliklerinden, evrak bürokrasisinden başını kaldıramıyor. Zihni ve zamanı YÖK mevzuatının çarkları arasında çalınan bir insandan “büyük kuram” çıkmasını beklemek, çölde kutup ayısı aramaktan farksızdır. Risk alıp paradigmaları yıkacak büyük bir kitap yazacak ne zaman kalıyor ne de lüks!
Üstelik bu kısırlık sadece zamanla da sınırlı değil; akademiyi bir “puan avcılığına” çevirdik. Doçentlik ve teşvik alabilmek için “uluslararası indeksli dergilerde (SSCI) makale basma” çılgınlığı başlattık. Nitelik bitti, nicelik konuşuyor. Araştırmacılar, yıllar sürecek derinlemesine bir kitap çalışması yerine, hızlı sonuç veren, suya sabuna dokunmayan ve kolay kabul gören mikro makaleler yazmaya zorlanıyor. TÜBİTAK’a gidiyorsunuz, sosyal bilim fonlarında “hızlı somut çıktı veren, piyasaya yarayan, pratik” projelere öncelik veriliyor. Felsefi, tarihsel ve soyut teorik araştırmalar “pragmatik olmadığı” gerekçesiyle lüks görülüp eleniyor. Oysa literatürde kalıcı iz bırakan o büyük kuramlar, bu tür ticari çıktısı olmayan, inatçı ve uzun vadeli arayışların sonucunda doğar.
Peki, bu deha öğüten iklimde engelleri aşabilen istisnalar bunu nasıl başardı? Şerif Mardin, Batı’nın hazır şablonlarını kopyalamadı; Edward Shils’in “Merkez-Çevre” modelini aldı, derin Osmanlı arşiv belgeleriyle çarpıştırıp Batı akademisine “sizin şablonunuz burayı açıklamaya yetmiyor” diyerek meydan okudu. Çağlar Keyder, Türkiye’deki bürokraside boğulmamak için ABD ile Türkiye arasında çift aidiyetli bir köprü kurdu; küresel ekonomi-politik ağların merkezinde kaldı. Daron Acemoğlu ise kuramını bu kurumsal kısıtlamaların, zaman baskısının ve fon yetersizliklerinin tamamen uzağında, dünyanın en iyi araştırma altyapısına sahip MIT bünyesinde inşa etti. Kuramını Türkiye’ye uygulamadı; evrensel bir makro-ekonomik model kurmak için küresel verileri kullandı. Küresel akademik endüstrinin zirvesinde yer alarak kuralları bizzat koyan aktörlerden biri oldu.
Ortaya çıkan tablo bize net bir gerçeği haykırıyor: Türkiye’den yurt dışına giden araştırmacılar bireysel olarak başarısız olmuyor; aksine yerel akademik iklimin yaratıcılığı boğan yapısı nedeniyle küresel yarışta geride kalıyorlar. Kendi genç beyinlerimizi üniversite koridorlarında evrak memuru gibi çalıştırdığımız sürece bu çark böyle dönecektir.
Türkiye’nin küresel bilim literatüründe bir veri sağlayıcı konumundan çıkıp kuram üreten bir merkeze dönüşmesi; niceliksel yayın baskısının kırılmasına, araştırmacılara zamansal özerklik tanınmasına ve fonlama politikalarının pragmatik sınırların ötesine taşınmasına bağlıdır. Unutmayalım ki; kendi kuramsal çerçevesini üretemeyen toplumlar, başkalarının yazdığı teorilerin figüranı ve pazarı olmaya mahkumdur. Kendi beyinlerimizi gömmekten vazgeçtiğimiz gün, dünya çapında kuramlar da peşinden gelecektir.









